
Bu fotoğrafları henüz görmemiş ve duymamış olanlar için: Üstteki fotoğrafta masada Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı ATATÜRK, 32 kral, 62 Cumhurbaşkanı var…. Soldaki fotoğrafta ise Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimali olan Recep Tayyip Erdoğan, Taliban’ın dizlerinde!!!!!!!! (Büyütmek için üzerine tıklayınız)

“Bankacilar paranin sahte olup olmadigini anlamak icin, parayi isiga dogru tutup icerisinde ATATURK filigrani var mi yok mu diye bakarlar. Siz de bir adamin ne mal oldugunu anlamak icin, onu isiga tutun; bakin bakalim icerisinde ATATURK var mi, yok mu. Icerisinde ATATURK olmayan adamlara iltifat etmeyiniz. Cumhuriyet’e sahip cikiniz.” Ali Poyrazoğlu
1 Nisan Pazar günü Odakule’nin oradaki Tüyap’ın açık alanında cümbüş vardı. Bir çok üniversitenin özellikle sanat bölümlerinde okuyan öğrencileri bir araya gelerek 1 Nisan’ı renkli ve farklı bir şekilde kutlamak istemişler. Giydikleri kıyafetler, yaptıkları animasyonlar, yerlere çizdikleri resimler ve çaldıkları müzikler kısacası herşey sıradışıydı. Herkes rengarenkti. Makinamın pilleri bitene kadar maalesef bir kaç fotoğraf çekebildim… Oradaki tüm öğrencilerin aklına sağlık:) Hepsi çok şekerdi. Bu arada neden 1 Nisan’da şaka yapıldığını hiç düşündünüz mü? “Nisan biiiiiiiir” şakasının ortaya çıkışı farklı kaynaklarda farklı biçimlerde anlatılmakta. Aşağıya efsane ile ilgil iki alıntı yapıyorum:)
“Roma takviminde 1 Nisan ilkbaharın ilk günüydü. Bu gün, dünyanın ve yaşamın yenilenmesi olarak görülüyordu. 1 Nisan’ı eski Romalılar Hilarya, Hintliler ise Huli festivalleriyle kutluyorlardı. Romalılar Hilarya’da, Proserpina’nın efsanesini anımsıyorlardı. Bu efsaneye göre Proserpina, bir vadide zambak toplarken Roma tanrısı Pluto tarafından kaçırılmıştır. Proserpina’nın annesi kızını bulamayacağını bilmesine karşın onu uzun süre aramaya devam etti ve bunun amaçsız bir çaba olduğunu bilen kişiler tarafından, “aptal” anlamında kullanılan deyimle, “Nisan balığı” olarak tanımlanmaya başladı. 1 Nisan’ın kökeniyle ilgili olarak daha yaygın bir biçimde bilinen bir başka olay ise Fransa’da geçmektedir. 16’ncı yüzyılın sonlarına değin Fransa’da da yeni yılın ilk günü 1 Nisan olarak kabul ediliyordu. Yeni yıl kutlamaları 25 Mart’ta başlayıp 1 Nisan’da sona eriyordu. Ancak, 1582 yılında Papa Gregory, eski Julian takvimi yerine yeni bir takvimin, Gregoryan takviminin kullanılacağını duyurdu. Yeni yıl 1 Ocak’ta başlayacaktı. Yılbaşının 1 Nisan’dan 1 Ocak’a alınmasından haberi olmayan ya da eski alışkanlıklarını, geleneklerini sürdürmekte kararlı olan kişiler, yılbaşını 1 Nisan’da kutlamayı sürdürdüler. Takvim değişikliğine uyum gösterenler, bu uyumu gösteremeyenlere şaka içerikli armağanlar göndermeye başladılar. Gerçekte hiç düzenlenmemiş olan eğlence toplantıları için davetiyeler yolladılar ve onları “Poisson d’Avril”, yani “nisan balıkları” olarak adlandırdılar. “Balık” denmesinin nedeni, bu tarihlerde güneşin Balık burcunu terk etmesidir. Fransızlar’ın kendi kültürlerinin bir parçası olarak sürdürdükleri, İngiltere’de 18’inci yüzyılda yaygınlaşan, Amerika’ya İngiliz ve İskoçlar tarafından getirilen 1 Nisan geleneği zamanla daha geniş bir coğrafyaya yayılarak günümüze değin gelmiştir. Şimdi hemen her ülkede kişiler, özellikle de gençler, Nisan’ın birinci günü, birbirlerine masum(!) şakalar yapmayı bir gelenek olarak sürdürüyorlar. 1 Nisan’da, özellikle kırıcı ve zarar verici olmamaya dikkat ettikleri şakalarıyla o günü, bir eğlence günü olarak geçiriyorlar.”

Geçen pazar Hadi Çaman tiyatrosunda Turgut Özakman’ın “Paramparça” adlı oyununu seyretmiştim. Maalesef 200 kişilik salonun yarısı bile dolu değildi. Oyun birbirini çok seven ama evliliklerinde birtakım sıkıntılar yaşayan bir çift ile ilgili. Çiftin evlerine, kadının 2 yıldır görmediği ama eski bir arkadaşı olan dul bir kadın ile şımarık kızının ziyareti ile oyun başlıyor ve pek inandırıcı olmayan bir son ile bitiyor. aşağıya konuyla ilgili bir alıntı ekliyorum.
Sonuç olarak sıkılmadan vakit geçirdim ve genel anlamda oyunu beğendim. Tiyatrolarımızı destekleyelim, gidelim izleyelim :)
“Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları
Turgut Özakman
Yönetmen: Göksel Kortay Oyuncular: Cenk Sözeri, Ayça Bingöl Altuğ, Hülya Şen, Mine Bıçakçı Yönetmen Yrd.: Ali Altuğ Dekor: Barış Dinçel Işık: Serdar Ece
İnsan yaşamında en önemli şey mutluluktur. Mutlu olmak, her türlü güzellikleri getirir. Temelinde sevgi, aşk, sağlık vardır. İki insan tanışır, sevgiyle bağlanır, el ele, göz göze, kalp kalbe bir yola başlar. Bu yol, evliliktir.
Zaman zaman engeller çıkabilir. En önemli engeller, iki insanın farklı yapılarından, kökenlerinden, yetişme tarzlarından gelen alt yapılarıdır. Bu, aşk yolunda çıkmaz, ama evlilik yolunda beliriverir.
İşte Paramparça’daki evli bir karı-kocanın yaşadığı şey de budur. İçine dönük, geçmişiyle yaşayan bir kadın ve onunla hayatını birleştirmiş normal bir adam. Bir türlü çizgi oluşturamazlar. Bir de yaşamlarına katılan bir ana kız…
Hayata başka gözle bakan, yaşamayı seven bir anne ve yeni yeni genç kızlığa başlayan uçuk, patavatsız çılgın bir kız. Bu iki insan, karı-kocanın yaşamına karışınca her şey karışır ve paramparça olurlar.”
Yer : Hadi Çaman Tiyatrosu
Adres : teşvikiye Cad. No: 160
Telefon : (212) 246-17-77
Müzik muhteşem! Manzara harika; Ortaköy’de ve Boğaz’a nazır! Hemen yeni bir pencerede http://www.blackk.net/levendiz.htm adresini açın ve bir yandan müzik çalarken siz benim yazdıklarımı okumaya devam edin:) Dün gece Levendiz’deydim ve çoook keyif aldım. 3 kişilik “Grup Rebetis”, Rumca ve Türkçe karışık şarkılar söylüyor; hep bildiğimiz şarkılar ve çooook keyifli! Detaylı bilgiyi verdiğim linkten alabilirsiniz. Mutlaka gidin! :)
(not: bu sefer fotografalrı ben çekmedim)
17 Şubat gecesi OTTO’da yaptığım doğumgünü partime gelen 43 arkadaşıma, bana hiç unutmayacağım bir gece yaşattıkları için tek tek teşekkür ederim… Bu kişilerin dışında gelmek isteyip de gelemeyen, tüm gün beni arayıp soran, telefonumu susturmayan arkadaşlarıma da çok çok teşekkürler. Hepinizi çok seviyorum, iyi ki varsınız:) Benim için gerçek zenginlik budur!:)
Keşke mekan daha büyük olsaydı ve davetli listemi kısıtlı tutmak zorunda kalmasaydım. bu yazıyı okuyup da çağırmadıklarım nolur kızmasınlar bana :( Seneye kutlayacak olursam galiba mekan kapatmam gerekecek :)
Special Thanks to: Elif, Özgür, Zeynep, Deniz, Aygen&Orkan, Pinar Ö., Hande O., Elçim, Murat Ç., Osman, Sarı Pınar, İlker, Refik, Aykut, Burcu, Mesut, Oya, Emir, Gülşah , Leyla, Hatice, Ahmet, Deha, Duygu, Niyazzi, Tugce, Atahan, Serpil, Flippo, Ayşegül, Timur, Reuben, Didem, Sinan, Ebru, Gulay , Hurcan, Mert , Mesut&Pinar, Pinar S., Sevda , Wole… (İsimleri karışık sırayla yazdım valla. Arkadaşlar, yanınızda getirdiğiniz arkadaşlarınızın da ayaklarına sağlık, toplam da 60′dan kişiyi geçtik.)
Herkese tekrar teşekkürler…
Sevgiler,
Gamze Tüysüz
.jpg)
Dalyan, Muğla’nın Ortaca İlçesine bağlı bir doğa harikası. 2006′nın Mayıs ayında, tek başıma çıktığım 10 günlük Kapadokya, Fethiye ve Dalyan gezimin ise son durağı idi. Benim gibi Fethiye’den sonra gitmeyi tercih edecek olursanız, önce dolmuş ile Ortaca’ya, oradan da yine dolmuş ile yaklaşık 1,5 saatte Dalyan’a ulaşabilirsiniz. Eğer sonra İstanul’a dönecekseniz, taksi ile Dalaman’a geçip, oradan uçakla kısa bir sürede İstanbul’da olabilirsiniz.
İki günümü geçirdiğim Dalyan, tatilimi bitirmek için kesinlikle çok doğru bir noktaydı: Kapadoya ve Fethiye civarında yaptığım yorucu gezilerin ardından Dalyan’da müthiş huzurlu ve sakin iki gün geçirmiştim. Keşke daha çok vakit olsaydı ve daha uzun süre kalabilseydim. Artık Dalyan dinlemek için kaçamak yapabileceğim mekanların başında geliyor. Kısa kısa notlar ile Dalyan anılarımı kendi çektiğim fotoğrafları ekleyerek aktarmaya çalışacağım.
İztuzu Plajı ve Caretta Caretta
Dalyan deniz kenarında değil fakat denize uzak da değil; Köyceğiz Gölü ile Akdeniz’i birleştiren ana kanal üzerinde; o nedenle de İztuzu plajına da kara ya da deniz yolu ile gitmeniz gerekiyor. Ben kesinlikle daha keyifli olduğunu düşündüğüm için rıhtımdan kalkan teknelerden biri ile 30-40 dakikalık keyifli bir yolculuk yaparak gitmeyi tercih etmiştim. Tekneler biraz yavaş yoksa uzak değil.
Dalyan’daki İztuzu plajı Türkiye’deki deniz kaplumbağası üreme kumsalları arasında en çok çalışma yapılanı ve dünyada doğallığını koruyabilmiş olan en önemli ikinci plaj. Yaklaşık 5,5 – 6 Km uzunluğunda. Aşağıya eklediğim bir fotoğrafta da görebileceğiniz gibi kumu o kadar ince ve güzel ki çocukluğuk yıllarından sonra ilk kez burada kendimi kuma atıp yuvarlandım. Denizi de çok berrak. Plajdayken caretta caretta yumurtalarına zarar vermemek için belli kurallara da uymak durumdasınız, mesele sahilde belli yerlere şemsiye yerleştirmek ya da kedi köpek gibi hayvalar sokmak yasak. Caretta Caretta’lar geceleri yumurtalarını bu plajda kuma saklıyorlar. O nedenle plaja sadece 08:00 ile en geç 20:00 arasında gidebiliyorsunuz. Caretta caretta neslinin tükenmesini engelleyebilmek içib İztuzu plajı koruma altında.
Microlight Tipi Uçak ile gökyüzünden Dalyan…


Genelde Dalyan ile ilgili sitelere baktığınızda pek göremeyeceğiniz bir aktivite. Bu uçuşlar sırasında havadan 1-1,5 metrelik carettaları da görmek mümkün olabiliyormuş, maalesef bana denk gelmedi. Microlight uçuşları, Fethiye’deki Paraşüt uçuşları kadar ünlü bir aktivite değil henüz ama bence zamanla Dalyan’daki vazgeçilmez aktiviteler arasına girecektir; en azından benim için artık öyle J Microlight da ne ki diyenler için aşağıya bazı fotoğrafları ekliyorum J 15 dakikalık bir uçuşun 55 Euro gibi bir bedeli var. Microlight ile uçmayı, extreme sporları seven ve uçmaktan korkmayan herkese ısrarla tavsiye ederim. Sazlıklar gökyüzünden tam bir dünya haritası gibi, sizce de öyle değil mi?
Tekne Turu ile Kral Mezarları, Çamur Banyoları, Kaunos Antik Şehri, Köyceğiz gölü…
Çevre bölgeleri saymazsak aslında Dalyan o kadar küçük bir yer ki Dalyan deltasında yapacağınız bir günlük tekne turu ile heryerini gezip görebilir ve tüm aktivilteleri aynı güne sığdırabilirsiniz. Microlight ile uçtuğum gün 10:30 gibi başlayan bir tekne turu almıştım. Bu tur sırasında Köyceğiz gölünde bir gezintiye çıkılıyor; çamur banyosu için Sultaniye kaplıcalarına uğranıyor, öğle yemeği için mola veriliyor, İztuzu Plajına gidilip denize girme imkanı tanınıyor ve akşam üzerine doğru Kaunos Antik Şehrinde yapılan geziden sonra ise tur sona eriyor. Bu gezi sırasında minik su kaplumbağarları görme şansınız da oluyor ya da başka bir değişle şansız iseniz küçükleri ile yetinebiliyorsunuz J Ben maalesf bahsedilen 1,5 metrelik carettaları göremedim L
Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın bile Dalyan’a gelip yaptığı söylenen çamur banyosunu o kokuya bir daha dayanır da yaparmıyım bilemiyorum. Bayat yumurta gibi bir kokusu var çamur banyolarının. Yine de gitmişken deneyebilirsiniz, adet yerini bulsunJ Arkadaş grubu ile giderseniz çok eğlenceli olabilir. Çamur banyosu ne kadar yararlı bilmiyorum ama yaptıktan sonra cildinizde bir yumuşaklık hissediyorsunuz. Eğer vaktiniz olursa sonrasında Sultaniye kaplıcalarında da zaman geçirebilirsiniz. Ben havanın zaten çok sıcak olması nedeniyle sıcak suya girmeyi tercih etmemiştim.
Öğle yemeği için tercih edilen restoranlar göl kenarlarına kuruşmuş, sazlıkların içinde geçerek ulaşılan şirin yerler oluyor.
Turun bir bölümünü İztuzu Plajında geçiriyorsunuz. İztuzu plajına giderken Kral Mezarlarını rahatlıkla görebiliyorsunuz. Dağlardaki kayalar oyularak bu 7-8 metrelik mezarlar hazırlanmış. Hayranlık duymamak mümkün değil.
Turun sonunda Kaunos Antik Kentine uğranıyor. İO 3000 yıllarına kadar uzanan tarihi olduğu düşünülüyor. Arzu edenler kısa araştırmalarla detaylarını aşağıdaki linklerden de bulabilirler ama son olarak kısaca Kaunos’un efsanesi ile ilgili alıntı yapmak istiyorum: “Apollo’nun oğlu olan Karya Kralı Miletos’un ikizleri olur. Erkeğe Kaunos, kıza ise Byblis adı verilir. ikizler, birlikte büyür ve birbirlerine aşık olurlar. Bu gizli aşk, bebekleri doğunca ortaya çıkar. Çok öfkelenen kral, oğlunu ülkesinden kovar. O da kendisini sevenlerle birlikte gider ve Lidya sınırındaki, şimdiki Dalyan’ın karşısında kendi adını taşıyan kenti kurar. Byblis’e ne olmuş? İşte orası hüzünlü. Gördüğü hakaretlere ve sevdiği kardeşinden ayrı kalmaya çok üzülen Byblis, pınarları kuruyuncaya kadar gözyaşı döker ve sonunda bir kayadan atlayarak canına kıyar. Efsaneye göre, Dalyan’da bir labirenti andıran kanallar, Byblis’in gözyaşlarından oluşmuştur.”
Amacım detaya girmeden anlatmak olduğu için burada bitiriyorum. Daha fazla detay almak isterseniz iki başarılı siteyi ekliyorum: http://www.dalyaninfo.com ve http://www.dalyan.bel.tr/htm/dalyan_hakkinda.htm
Henüz gitmediyseniz bu yaz başında mutlaka bir haftasonu kaçamağı yapın. Çekitiğim fotoğrafların bir bölümüni görmek için tıklayınız!
.jpg)

Başta söylemeliyim; bu kitaptaki bir çok savaş fotoğrafı insanı ağlatıyor. Eğer ağlamıyorsanız, ya da gözünüzde bir damla yaş birikmiyorsa, hayat sizi biraz fazla köreltmiş demektir.
“‘O’ an” kitabının içinde dünyadan 128 adet haber fotoğrafı var; yüzler, ülkerler ve olaylar. Bu fotoğrafların en çarpıcı olanları bence savaş fotoğrafları. NTV’deki “Ve İnsan” programında, “Günün Fotoğrafı” adlı bölümünde yayınlanan fotoğraflar bu kitapta toplanmış. Fotoğrafları daha da anlamlı kılan, Oğuz Haksever’in altyazıları. Oğuz Haksever her altı fotoğraf için iki saat zaman ayırarak fotoğrafların hikayesini araştırıp, yorumlarını da katarak altyazılar hazırlamış ve fotoğrafları daha da anlamlı hale getirmiş.
Aşağıya da eklediğim fotoğraflar en can alıcı fotoğraflardan sadece bazıları. Fotograflarla ilgili Oğuz Haksever’in yorumlarını da ekliyorum:
“Baba Oğul”, Irak
Savaşın unutulmaz fotoğraflarından biri. 2003 dünya basın fotoğrafları birincisi. 31 Mart günü Necef’te çekildi. Iraklı savaş esiri, 4 yaşındaki oğlunu teselli ediyor. Fotoğraf esir babanın kafasına geçirilen çuvalın içinden aşağıya dökülüp konuşuyor. Babanın o koşullarda vücut dili adeta “Geçecek oğlum, geçecek, merak etme” diyor… (31 Mart 2003 – AP /Jean -Marc Bouju)
“Küçük Lokmalar”, Sudan
Onlar aslında hergün Ramazan’ı yaşıyor, zorunlu olarak hergün oruç tutuyorlar. Çünkü açlar, susuzlar, yoksullar. Fotoğraf Sudan’ın felaket bölgelerinden Dafur’da çekilmiş. Her şeye rağmen yaşama sevincini kaybetmemiş engelli bir kadın, el-Şerif mülteci kampında bayramlık yiyecek hazırlıyor. Tabak büyük, ama elindeki malzemem çok az. Jiletle küçük parçalara ayrılmış yemek. Onlarda o yıl bayrama böyle girmişler işte… (13 Kasım 2004 – AP/Jose Cendon)
“Göründüğü gibi veya Gibi görünen”, Haiti
Haiti’de iç karışıklığın doruğa çıktığı günlerde yaşanan yağmalardan bir estantane. Çocuk yağmacı, ama değil… ‘O’ anda öyle görünmüyor. (27 Aralık 2004 – AP/Shaul, Schwarz/Corbis)
“Yardım alabilme çabası”, Endonezya
Tanrıya değil, gıda yardımı dağıtan bir helikoptere uzanmış bu bakışlar ve eller. Endonezya’da Banda Açe’de, tsunami öncesinin prinç tarlaları bataklığa dönüşmüş. Tepeden tırnağa çamura bulanmış çocukların vücut dilleri ve bakışları, bir başka atmosfer de oluşturuyor. Çocuklar adeta, araçlarıyla oraya inmekte olan uzaylıları bekliyor. Birkaç şişe su bulmuşlar, biraz da yiyecek olsa, bataklık haline gelmiş bir ülkenin gelecek nesilleri bir gün daha çamurun üstünde kalabilmeyi başaracaklar. Ya yarın? Yarın bu bataklıktan kurtulabilmeleri ‘o’ anda olduğu gibi dünyanın dört bir yanından gidecek yardımlara bağlı. Üstelik tabiatın acımazsız kuralı bir ayrıntıyla ‘o’ anda da işliyor. Güçlü olanlar öne çıkıyor, güçsüz ya da küçük olansa geride kalıyor. Elinde suyuyla küçük çocuk, yardım alabilmek için geride çamurla boğuşuyor. (17 Ocak 2005 – AP/Eugene Hoshiko)
http://www.ntvmsnbc.com/modules/almanak_ntv10yil/ntvOan/default.asp
Kitaptaki tüm fotoğralar hüzünlü değil tabi…

